Ana Sayfa Enstrümantal Klipler

VİTRİN   DUYURULAR   TÜM ESERLER   BİYOGRAFİ   BASINDAN   HAKAN BAYRAKTAR'DAN   GÖRÜŞLERİNİZ   İLETİŞİM

           

Tasavvuf Musikimiz

Müzik, Meleklerin Dili

Seyyid-i Burhanettin Veli Hz. ve Kayseri Şehri

 


Ağrı Manifestosu

Dünyanın İlk Tıp Fakültesi Gevher Nesibe

Depresyon, Ruh Depremi

 


MELEKLERİN DİLİ MUSİKİ / Dr. Hakan BAYRAKTAR


Merhaba Değerli Dostlar,

Estetik, beşeri duyguların en tabi olanlarından biridir. Güzellik hissi insanda doğuştan mevcuttur. Güzele duyulan ilgi ve meyil sanatların doğması ve gelişmesini sağlamış, insan ruhunun ölümsüzlüğe koşan serüveninde ezel ve ebetten izler bırakmıştır. İnsanoğlunun güzelliğe olan bu esareti; söz olup şiire, ses olup musikiye, kalem olup kağıda, fırça olup tual üzerine yansımıştır. Bitmez güzelin vasfı, ağaçlar kalem olsa.... diyen Hakk dostları bu işe son nokta konulamayacağına dair bir nükte ile tartışmayı noktalamışlardır.
Her toplum ve inanç ekseninde sanatlar da farklı şekillenmiş ve farklı kültürlerin ortasına sanatlar, sanatların da ortasına müzik yerleşmiştir. Güzellik duygusunun bir ifadesi olarak müzik, kainatın yaratılışından beri hep varolmuştur. Müziğin merkeze yerleşmesinde ise; vasıtaya pek ihtiyaç duymaması, nesnel olmaması, kolay taşınabilir olması önemli etkenlerdir. Her ilme "Şerîf" denmemiş, müziğimize ise (Musikî-yi Şerîf) denmiştir. Şerîf onurlu, mübarek, kutsal, soyu temiz anlamına gelir. Yüce Yaratan'ımız kâinatta dönen cisimleri frekanslarla düzenlemiştir. Müziğin insan duygu ve düşünce hayatı üzerine olağanüstü tesiri, pek çok düşünür tarafından “İlahi bir etki” olarak nitelendirilmiştir. 13. yüzyılın büyük mutasavvıf ve düşünürü Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hz., müziğe “Elest Bezmi’nin âvâzesi” diyerek Yüce Allah’ın bezm-i elest te insanlara müzik ile seslendiğini, bu sebeple müziğin herkesin anlayabileceği, ruhlara hitap eden kutsal bir dil olduğunu bildirmektedir. “Yunan alfabesinde müziğe “perilerin konuştuğu dil”, İslâmî terimle ise “meleklerin dili” anlamına gelen “musıki” denilmiştir. Bu durum, müziğe doğuda ve batıda İlahi özellikler atfedildiğini gösterir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Müzik hem bir sanat, hem de bir bilimdir. Duygusal olarak algılanışının yanı sıra, akıl ile de kavranabilir. Bu özelliği ile bireyin ve toplumun duyuş ve biliş açısından durumunu belirlediği gibi, gelişim ve değişiminde de rol alan dinamik ve organik bir yapıdır.
İslam kültür, sanat ve müziği diğer kültür ve sanatlardan bazı önemli özellikleri ile ayrılmakta ve ayrıcalıklı hale gelmektedir. Eserlerde “Tevhid” inancının gereği olarak “tek” lik arayışı ve ifadesi, ahiret inancının gereği olan “sonsuzluk” ifadesi, yaratılmışların faniliğinden gelen “figürsüzlük”, sanatını Halık-ı Mutlak olanın sanatına benzetme ciddiyetinden olarak “simetri” ve israfın haram olması bilinciyle “fonksiyonellik” gerçek İslam sanatlarının temel özellikleri olarak ön plana çıkmış ve geleneksel Türk İslam sanatlarıyla uğraşanlar bu anlayışı sürdürmüşlerdir. Kadim zamanlarda da modern ve değişik arayışlar hep var olmuş, ancak genelde bu arayışlarda sanatkarın bir ayağı bilgi ve saygıyla donanmış olarak gelenek ekseninde durmuş, diğer ayağı ise arayış ve yoklama içinde olmuş ve erozyondan uzak, ham olmayan güzel sentezler ortaya çıkmıştır. Biçimi, rengi değişse de içine aşkın, maneviyatın ve bu toprakların kokusu sinmiş olan bu eserler hep içimizi titretmiştir. Hatta bu sentezler örneğin musiki açısından dönemleri değiştirecek kadar etkili ve beğenilir olmuştur. Bu devirlerde müzik eseri taşıyan bir materyal satmak ve çoğaltmak mümkün olmadığından bu eserler popüler kaygılardan uzak, aşk ile yapılmış ve sadece ilgi ve takdire odaklanmış olarak materyalist ve tüketici bir anlayışa hizmet etmemiş ve seviye muhafaza edilebilmiştir. İlgili kişiler ve takdir konumunda olanlar da ancak belirli bir emek, çaba, eğitim, yetkinlik ve yeterlilikle bu görevi ifa etmiş ya da bu zevki tatmışlardır. Hatta her tür müzik için özel bir mekan anlayışı yerleşik hale gelmiş, belirli eser ve formlar gene belirli yerlerde icra edilmiş ve dinlenmiştir.

Çağdaş zamanı tahlile kalkıştığımızda maalesef “şu mu tutar, bu mu tutar”, hatta “patlar” ifade ve hesapları sanat yaşamına yön vermektedir. “Topçu yada popçu olmak” gençlerin önüne hedef olarak adeta dayatılmış, “bir işin sırrına mahzar olmak” değil, “durumu kurtarmak” övgüye mahzar hale gelmiştir. Oysa müzik sanatların efendisi ve herkesin anlayabileceği yegane ve evrensel bir dildir. Müzik, insan yaşamının her döneminde iç içe olduğu bir olgudur. İşitme yeteneği kazanıldığı andan itibaren yaşama giren müzik, ana kucağında, beşikte, evde, sokakta, okulda, taşıt araçlarında, radyo-televizyonlarda, sinemalarda, tiyatrolarda, konser salonlarında, tören ve toplantılarda insanın yanı başında yer alır, onu sarar, kucaklar ve etkiler. Fark edilmese bile yaşamın vazgeçilmez bir parçası ve doğal bir unsurudur. İnsan, daha doğmadan (anne karnında) dolaylı olarak müzikten etkilenir, doğumdan sonraki bebeklik döneminde ninni vb. müziklerle uyur, erken çocukluk yıllarında tekerlemeler ve müzikli oyunlarla oynar, geç çocukluk ve gençlik dönemlerinde çeşitli müziklerle daha yoğun ve zengin duygu ve düşünceler içine girer, yetişkinlik yıllarında çok çeşitli, çok yönlü ve kapsamlı bir müzik ortamı içinde yaşar, yaşlılık yıllarında da müzikle olan yoğun, kapsamlı ve derin ilişkilerini sürdürür. Bu derece öneme haiz olduğu bilindiğindendir ki hafızasındaki beş bin eserin az bulunması ile hakkında Osmanlı Zakirbaşılığı’na yetersiz olduğu düşünülen ecdadın sanat ve musıki anlayışının bizlerden daha derin olduğu muhakkaktır. Bu satırlara muhatap olan pek çok kardeşimiz, bendeniz gibi hasbelkader müzikle hasbihal içinde olmuşlarsa da eser meydana getirme düşüncesinin yerini, ürün yetiştirme derdinin almış olmasından, sentez ve özgünlüğün yerini melez ve kısır motif aparmalarının almış olmasından müteessir olunduğunu hissetmekteyim. Ancak, hiçbir felakete müteessir olmak engel olamamaktadır. Çoğaltımın yapılamadığı zamanlarda bir çınar ağacında asılı olan, usta bir hattatın kaleminden çıkmış bir vav harfini, hergün iki saat seyretmeye doymayan bir edebiyatçının gönlünde hangi duygular hangi seviyede yatmaktadır. İşte bu “sanat aşkı”dır. Müzik, gönüller ötesindeki bir gönüle seslenmektedir. Şu halde müziğin herhangi bir fantezi türünden olmayıp, bilhassa kâinattaki ilâhî nizâmın bir cüz’ü olduğu idrak edilmelidir. Sanat icra eden her sanatkar bize bırakılan zengin mirastan istifade edebilecek kadar araştırmacı bir kişiliğe, üretken bir beyine ve sanat aşkıyla dolu bir ruha sahip olmalıdır. Bu cevher yakalandığında şiirin yerini “şarkı sözü”, “eser”in yerini “parça”nın alması mukadderat olmaktan çıkacaktır. Aşk ile üretilen her eser doyumsuz zevkler bırakacaktır.

Sıhhat ve afiyet dileklerimle,

Dr. Hakan BAYRAKTAR

 Adınız:
 
 Soyadınız:
 
 E-mailiniz:
 

 Konu:

 İletiniz :
 

           
Copyright © hakanbayraktar.net - hakan@hakanbayraktar.net